Tuğba Şahin yazdı: Yaz/Zaman Algısı-2

Ey yolcu, Allah’ın tek bir çanağa döktüğü iki bardak su gibiyiz. Ayırt edilemeyecek kadar biraz…Bu dünyaya dair bütün hayallerin, elbet ki benim de hayallerimdir”
                                                                                                                      Hafız-ı Şirazi

Bu sabah ezandan sonra biraz yürüyüşe çıktım. Mahalleden uzaklaştım,sahra çölünde hissettiren yokuşa doğru hareket ettim. Tabi bazen rastladığım olaylar, gördüğüm nesneler veya haber afişleri kurgu denebilircesine şaşırtıyor.Çöpe atıldığında çingenelerin kağıt toplarken etrafa saçıp bıraktığı şeyler oluyor. Fotoğraflar, mektup, karanfil, fotoğraf film şeritleri, zarftan dökülmüş. Mektup 1996 senesinde üniversite öğrenimine devam edecek hanımın, şehir dışında okuyan arkadaşına teşekkür mahiyetinde yazılmış. İçeriğinde özel bilgiler yer almıyor. Türkçe dil imla kurallarına dikkat edemediği , radyo tv bölümü hedeflenen düşünceler,matematik kursuna başlayacağı, kanal-d iş başvuruları ve gazete kurulmasıyla ilgili ve Mevlana’dan özlü sözler paylaşılmış. Şehir dışında okuyan arkadaşı Demet Akalın kaseti armağan etmesine karşılık teşekkür niyetiyle bir teşvik mektubu yazılmış. Mektup ,tanımlarken en nihayetinde birisine ne yazı bağışlasan özeldir vay ki yazık çöpe atılmış. Ayrıca Günışığı Kitaplığı, Behiç Ak ‘Güneş’i Bile Tamir Eden Adam’ isimli hikaye kitabını da çöp kenarında buldum. Mikrop toplamıştır düşüncesiyle alamadım. Ama mektubu kolonya fısfıslarıyla saklamak üzere yerden aldım.

Maziden yaşanmış zaman dilimlerini aktarmaya devam edeyim. O yaz,ailemle Antik Side Kenti Antalya seyahatine çıktık. Akdenizi öyle sevdim ki, müze arkeoloğu olmayı gerçekten istedim.Bir akrabamız üniversiteden mezun oldu. Doktora öğrenimi için Amerika’ya yolcu ettiğimiz gün ileride diplomalı bir üniversite okuma penceresini bende ılımlaştırdı. Bazen aşırı sıcak,uzun yaz devri, ömrümün coşkulu,ayakları yerden kesen, bir an önce yetişkinliğe adım atma telaşıyla cesaretlendirdi. Başımda kavak yellerinin estiği dönemlerdi.

Okul bahçesinde çılgınca koşmak,ter içinde kalsam bile hırkamı üzerimden atmamak, kan grubumu öğrenmek, Türkçe öğretmenime kafa tutmak adımı doğru telaffuz etmediği için, mesken varlığına şükretmek, coğrafya derslerinin yerel saatler konusunu dinledikten sonra akşam karanlığında sınıfta peynirli yarım ekmek ve şeftali meyvesuyu ile iftar etmek, ergenlikle aynalara küsmek, ota böceğe güldüğümüz zamanlardı. Piyes yazmak hevesleri, hikaye yazmak düşlemi, şiir  hep şiirle ilgilenmek,1 lira uğruna sahafa raftaki kitapları bırakmaktan rahatsız olmamak, kursa gitmek ve eğitim sistemini beğenmemek, lafı esirgememek, içimizden geldiği gibi hür olmak. Sahile de inerdim. Sabah erken uyanır, pastahaneden açma alır, istiklal marşı okunmadan hazır ol sırasına geçerdim. Lisede devam ettiğim evrelerde ise herkesi kucaklıyorum, arkadaş seçiyorsun, alay etseler çiçek dağıtıyorsun. Yorulmak nedir bilmiyorsun. Cadde’de Mc Donalds’ta bir hamburger yerken takıldığında saate bakmıyorsun. Televizyonda yayınlanmış bir filmi tartışabiliyorsun.

Bir gün sınıf bana haber etmeden okulu kırıp sinemaya gitmişler. Kendimi dışlanmış hissettim. Ertesi gün ben de iki arkadaşla okulu kırdım. Böylelikle ödeşmiş olduk. Bu yıllar her şeye ispat,hiç geçmeyecekmişçesine zamana karşı gelme mücadelesi, hep ergen tavırlar, voleybol maçlarına koşmacalar, tarih dersi hariç diğer dersleri önemsemekte güçlük çektiğimiz hocalar düzgün saygıyla muhatap olmazdı ,çabuk heveslerle aşık olup ertesi gün vazgeçtiğimiz zamanlardı.Lunapark’da gondolda çılgınca bağırmak, sosyal aktivitelerde bulunmak, pazardan aldığımız on beş liralık saat bozulunca kenara bırakmak, resim çizmek, türküler seslendirme, kuru pastelle tasvir ettiğim tabiat resimlerini hediye ettiğime pişman olduğum anlardı. Titanic, Braveheart, The Godfather izliyoruz falan ama anlamıyoruz. Gece vakti koltukta uyuyakalıp sonraki gün erkenden başlayacak olmanın hareketliliği üzerimizde battaniye idi.

Bir gün din kültür tarihi ve ahlak bilgisi dersindeyiz, hocamızın kültürüne tüm sınıf hayrandık. Takım elbisesi, beyefendi hallerinden etkilenirdik. Projeksiyon kablo bağlantılarına destek olurdum.Ailesini ,eşini ve çocuklarını anlatırken gözleri dolardı. Cep telefonu melodisi The Godfather çalardı.Rıza Tevfik ve Tevfik Fikret hakkında kıyaslama yapardı.Yani, edebiyat tozu serpilmiş bir din kültür tarihi dersi işlenmektedir. Bir keresinde dört sayfa şiir yazıp edebiyat dersinde sınıfta okudum beni dikkate almadılar diye çok sinirlenmiştim. Sokakta arkadaşlarla bağıra bağıra yüksek ses tonlamasında konuşurduk. Lağubali ilişkiler yaşanırdı okulda,tek düzenli arkadaşlığımı sürdürmek için emek sarfederken gönlümü kıskanırlardı. Resmiyete dönüşeceğini sandığımız heveskar ilişkiler…Yağmurlu havalarda bahçeye inerdim , İngilizce hocasının dikkatini çekmiş velime söylemiş sonra psikoloğa gittik, doktor ‘sadece çok duygusalsın’ teşhisiyle beni eve gönderdi.

Kadıköy, Nişantaşı da görmüşlüğüm vardı elbette fakat seyahatlere bugün kadar sık gitmezdik bir dönem okul-ev başka şey görmedim. Bir dönem hiç kitap okumadığım da oldu. Mesela okul gezileri düzenlenirdi ama izin alamazdım.

Bitmeyecekmiş, hiç büyümeyecekmişiz, zaman gençlikte ve yaz mevsiminde kalacakmış gibi umursamazlık belki üzülsek dahi belli etmemek.Daha çok çalışmak, daha faal ve en düşünceli hislerimiz yaralandı daha sonra.

Liseden üç arkadaşımla iritbatımız devam ediyor, ilkokuldan arkadaşlar iki sokak ötede dahi otursalar, taşınmış olanları da vardıysa içlerinde kendi yolculuklarına sürüklendi hepsi.Bir insan yedisinde ne ise, yüz yaşında da öyledir. Nitekim,aslına rücu eden yaş döngüsü,ağırdıkça gönül kederinden beslenmeyi yaşamak sanıyor.

Azıcık Yunan şarkıları, adalar, tuzlanmış hayallerden on yedisinde  başka şeyler düşlüyor yaz çocukları. Dergi yayınclığı mesela nasıl olurdu, biyografi nedir, Çağdaş Dünya’da Hiroşima, dönem dizilerinin senaryolarına eleştirel bakış,delalım türkülerine sarmalanmak, hiç gitmediğim buğday tarlalarına özlem, kütüphanedeki edebiyat tezlerini inceleme merakı, Anna Karanina romanını beğenmeyişler, fakat Anna Karanina ‘nın daha evvelinden 1997 yapım filmini izlemişliği düşünmek, Jane Eyre’yi ise izlediğimde daha sadakat kavramını irdeleyemiyordum.Kimsesiz çocukların başını tebessümle sevmek, Darüleceze’ye ilk gidişim,sıcak yemeğin tarifsizliği ve hasret, Suç ve Ceza ile yargı, Andre Gide’in Dar Kapısı’ndan geçmek, Yasmin Levy tınılarından Firuze ile beklemek , kırmızıyı taşımak bir asalet.

İlk oy kullandığım sandık,sokağa tükürenlere lanetle bakmak, Bodrum yelkenlileri ve günbatımı,Gorki ile Benim Üniversitelerim’de sosyalizmi eleştirmek, evden uzaklaşmak, kendime yabancılaşma, ekmek kazanmak ve ilk sigorta başvurusu, güven sorgulamak,ilk nokia3310 telefonum,düzensiz beslenme ve kampüsteki poğaçadan naylon çıkması,sıkça metrobüs koltuk kapmacaları, boykot yürüyüşleri,yarım kalan mesajla biten kontörler, hayattan memnuniyetsizlik, sokak iftarları, farklı şehirler ve Anadolu’ya açılmak, Osmanlı Türkçesi, papatya falları, 1001 Alimler, Okan Bayülgen’in programlarıyla cumartesi geceleri, Tarkan’ın hiç Kanal-D ekranına çıkmayışları, Kardelenler, Ünzile’ye ağlamak, Saddam’ın Devrilmesi, Türkoloji’nin değeri, bütünlemeye kalma öfkesi, otobüs yolculuklarında akpil ile yetinmek, Amerika’yı hiçbir vakit sempatik bulmamak, Afrika’nın Türkiye’ye ihtiyaç duyması, Kızılay bağışları, uzaklara dalıp gitmek isteyişinin hiç tükenmediği zamanlardı. Barbie ve Ken ‘in ayrılması kadar hüzünle buğulanan düşler vardı. Yaz bitti,Eylül geldi, ebediyete göç etmenin gerçekliği ile sınandık.‘’Yanlış bir öyküdeyim, beni yeniden yaz’’

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*